KIRIK DİŞLİ MAKİNAMIZ


      Kültürümüzde, büyük-küçük ilişkileri belli değerlerle şekillenmiştir. Bizim zamanımızda büyüklere saygı ve hürmet olmazsa olmazımızdı. Ana-babaya, akrabaya, konu-komşuya büyükse saygıyı, küçükse sevgiyi genel anlamda göstermekle mükelleftik. Ailede çocukların her ne problemleri ve istekleri olsa analarımız aracılığı ile babaya iletilirdi. Sanırım, bizlere böyle bir kuralı dayatan, çocuklar babayla iletişim kurmamalı, onların otoritesi sarsılmamalı, düşüncesiydi. Bizim evimizde de bu kural katı haliyle yürümekteydi. Babamın öksüz ve yetim büyümesinin de bu katılıkta payı vardı sanırım. Hiçbirimiz babamın karşısında rahat değildik. Askeri disiplin içinde onun söylediğinin karşısında kendi fikrimizi söylemeye cüret etmek bir yana, aklımızdan dahi geçiremezdik. Bazen benim patavatsız, çocuksu fikirlerimi dile getirdiğimde, çokça azar yediğimi bilirim. Görünüşü itibarı ile sert mizaçlı ve çatık kaşlıydı babam. Elbet yaşadığı hayatın zorluklarından alnında ve yüzünde oluşan derin çizgiler, onun yüzündeki ifadeyi daha sert göstermekteydi.

Babama hayrandım. Her anlamda benim için ayrı yeri vardı, onun emeklerini görmezden gelmek, insafsızlık olurdu ancak, çocukluğumda aramızda yakın bir ilişki hiç olmadı, onun yetiştiği şartlara göre sanırım olamazdı da… İçimde hep ukde kalmıştır, onun bizlere şefkatini göstermesi, sarılması, sıcak elleriyle başımızı okşaması, bizimle dostane bir iletişim kurması…

    Kendi iç dünyamda, bu sorunun cevabını bulmaya çalıştığım günlerde, babamla ilgili iki muhteşem hareketi asla unutamamıştım. Bir tanesi; serin bir Eylül akşamında, traktör üstünde tarladan gelirken, üşüdüğümü hissetmiş olmalı ya da düşebileceğim düşüncesiyle, sıkı sıkıya bana sarıldığı o anı asla unutamam. Tütün kokan nefesine rağmen, tenimde hissettiğim baba sıcaklığı beni mest etmişti. Bir diğeri ise saçımı sağ eliyle tıraş ederken, başımı kavradığı sol elinin sıcaklığı ile hissettiklerimdi.

    Babam becerikli ve tedbirli bir adamdı. Kendimize ait bir tıraş makinesi vardı ve bu her ailede olmazdı. Saçımızın uzamasına fırsat vermez, hep bir numara keserdi.  Elbette, berbere verecek kadar çok paramız olmadığı için, aynı zamanda tasarruf amaçlı bu makineyi almış, evde kendisi bizleri tıraş etmekteydi. Bir gün komşulardan birisi çocuklarının saçını kesmek için makineyi istemiş, babamda vermişti. Komşu, çocuklarının  saçını kestikten sonra, ahırdaki mandasının da tüylerini tıraş makinesiyle kesmek istemiş ve makinemizin bir dişini kırmış, öyle de geri getirmişlerdi. O günün şartlarından mı yoksa ihmalkarlıktan mı bilmiyorum, o kırık dişli makinemiz asla bir daha eski haline gelmedi. Nihayetine kadar hep o kırık dişli haliyle bizim saçlarımızı kesmeye devam etmişti. Her ne kadar dikkatlice kesmeye çalışsa da saçımız kesilirken, kırık dişe rast gelen tüylerimizi yolmakta, fazlasıyla canımız yanmaktaydı. Canımız yansa da babamın korkusundan sesimi çıkarmamak için dişlerimi birbirine kilitler, bir sonraki makinenin dişlerine takılacak saç telini beklerdim. Ancak bu işkence görünümlü tıraşın bitmesini de istemezdim.

   Aradan yıllar geçmiş, ben babamla iki dost gibi sohbet edebiliyorum, hatta onun geçmişle bağlı konuşmalarını tetiklemek için sohbet açıyorum, o da cevap veriyordu. Birbirimizle gayet iyi anlaşıyoruz, geçmişte yaptığım yanlışlar üzerine öz eleştiri yapıyorum, bunun çocuk psikolojisi ile ilgili olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Babamın bize karşı davranışlarını da hatalarıyla sevaplarıyla rahatlıkla dile getirebiliyordum. Yine o günlerde böyle bir sohbetin içindeydik ve kırık dişli makinemizle saçımı kesmesinden ve canım yandığı halde o tıraşın bitmesini istemediğimden bahsetmiştim. Şaşkın bir yüz ifadesi yanında gözleriyle nedenini ister gibiydi. “Biliyor musun niye bitmesini istemezdim baba” demiştim. “Çünkü o tıraş sırasında, sağ elinle makineyi tutarken sol elinle başımı kavramaktaydın ve elinin sıcaklığı beni mest ediyordu.” Bu sözüm tamamlanmıştı ki babamın bir çocuk masumiyetinde hüngür hüngür ağladığını görüp kahrolmuştum. “Oğul, ben 7 yaşında öksüz, sekiz yaşında yetim kalmıştım. Aile nedir bilmeden, sevgi ve şefkati görmeden, başkalarının nökerliğini yaparak büyüdüm. Çalışınca karnım doyuyordu, ancak onu bildim-onu öğrendim. Aile ve çocuk denilince, sırtını giydirmek,karnını doyurmak ve eve ekmek getirmekten ibaret sanıyordum. Beni hatamla-sevabımla kabul edin.” O anda dünya başıma yıkıldı sandım ve babamın iki elini avuçlarıma alarak, “babacığım, maksadım seni incitmek değildi, hele yargılamak hiç değildi, lütfen öyle düşünme,” diyerek ellerini dudaklarıma götürmüş, göz yaşlarıma da hakim olamamıştım.

Hikmet Elp
İstanbul

                                                           


Bir cevap yazın